KÜÇÜK ADAMLAR

Fehmi-SALIK

Çinlilerin atasözüdür:
“Bir yerde küçük adamların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada Güneş batıyor demektir.”
Bugün biz, böylesi bir ortamı yaşıyoruz işte…
Her devrin itliğini yapanlar var aramızda.
Küçük adamların büyük gölgeleri, aradığımız/susadığımız güneşi örtme çabasında.
İşin ilginç yanı, bu küçük adamların gölgelerinin büyüklüğünü, onlardan daha küçük olanlar oluşturuyor. Çünkü iyi biliyorlar ki bu gölgeler büyüdükçe, onların sığınma/barınma, zıkkımlanma alanları daha yeterli olacaktır. Böylelerini ben, Güneşin aydınlığından ve sıcaklığından kaçan, kuyrukları apış aralarına sıkışmış, dilleri bir karış sarkan o kapkara itlere benzetiyorum. Benim en çok kızdıklarım, bu küçük adamların gölgelerinin büyümesine yardımcı olan bu itlerdir işte.
Büyük Gandi’nin, şöyle bir “günah listesi”nden söz edilir:
“-İlkesiz siyaset
-Emeksiz zenginlik
-Vicdansız haz
-Niteliksiz bilgi
-Ahlaksız ticaret
-İnsaniyetsiz bilim
-Özverisiz ibadet…”
Bizim ülkemiz düzleminde bunlar yürürlüktedir bugün.
Ne demişler: “Alan razı, veren razı; her toplum, layık olduğu kişiler tarafından yönetilir…”
İstanbul’a üçüncü bir köprü yapılıyor. “Boğaz köprüsü” değil; kimi boğazların “zıkkımlanma köprüsü”dür bu. “Asya’yı Avrupa’ya bağlayacak üçüncü bir köprü” diye ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Böylesi bir oluşumun yaralı olduğunu ileri sürenler kadar, zararlı olduğunu dile getirenler de var. Köprünün doğayı katlettiğini, onun yerine tüp geçidi yapılmasının daha uygun olabilirliğini somut kanıtlarla ortaya döken uzmanlar var. Bu işin getirisinin/ götürüsünün iyi hesaplanmadığını, bir oldubittiyle sonuçlandırıldığını yazanlar/çizenler var. Tartışmalar, eleştiriler var. Köprüye verilen adın seçiminde inançlara saygısızlık/ hakaret var. Kin var, nefret var; ayrımcılık, bölücülük var. Bu girişimde bir kışkırtma var. İlle de bir Osmanlı Padişahının adı niye? Niye ille de gaddar Yavuz’un adı? Yavuz, tarihin en gaddarlarından biridir; büyük bir katliamcı/soykırımcıdır o; 40 bin Alevi’nin katilidir. Ona “gaddar” dememek için ıkınan sıkınan, şurasını burasını kaşıyan yazarlar var.
Peki, yapılacak olan boğaz köprüsüne adını verecek hiç mi bir bilim adamımız, dünyaca tanınmış bir yazarımız/ şairimiz, sanatçımız yoktu?
Ben bu yazımın sonunu, Dr Ali Nejat Ölçen’in kalemiyle gün ışığına çıkan tarihten alıntılara bırakıyor, bu tarihi gerçekleri, Osmanlı padişahlarına hayran olanların dikkatine sunuyorum:

“OSMANLI CİNAYETLER TARİHİ

Din, bir ülkede siyasallaşır ve devletin yan kuruluşu olursa; o ülkenin tarihi, cinayetlerin tarihine dönüşür.

Fatih Sultan Mehmet ile saltanatın korunması bahanesiyle veliahtların katledilmesi kurallaşıverdi.

İslam’ın kutsal kitabında böylesi cinayeti öngören bir ayet var mı?

Sadrazam İbrahim Paşa’nın bir gece yarısı Kanuni Sultan Süleyman’ın halvetinden çıkarken, kapı önünde cellatlara boğdurulması, devletin yararı gereği miydi?!

Örneğin Murat III, taht’a çıktığında beş kardeşini öldürtmüştü; bunlardan birisi, 1 yaşındaydı.
Üstelik Saray kırk gün matem tutmuştu.

1595 yılında taht’a çıkan Mehmet III’ün 102 çocuğundan 27’si kız ve 20’si erkek olmak üzere yaşamaktaydılar.

Kardeşlerinden 19’unu boğdurtarak öldürttü, iki şehzadeden hamile kalan 7 cariyeyi de denize attırarak yaşamalarına vahşice son verdi.

Sağ kalan şehzade Mahmut da idam edildi.

Taht’tan indirilerek öldürülen Selim III’ün (1807) kusuru neydi?
Osmanlı devletinde sanayi tesisleri kurulmasına öncülük eden ilk Padişah idi o.

Murat IV’ün kardeşi İbrahim, her halde devletin yararı gereği ömrünü ölüm korkusuyla kafes içinde geçirmişti.

İçkiyi yasaklamasına karşın 28 yaşında alkol komasından yaşamını yitiren Murat IV’ün kardeşi olan bu zihinsel özürlü İbrahim, padişah olduğuna inanmadığı için, Kösem Sultan ona Murat IV’ün cesedini göstermişti (yıl 1640).

Ölümden kurtulan şehzadelerin pek çoğu da kafes içinde ölüm korkusuyla yaşadıklarından, zihinsel geriliğe uğradılar; Mustafa I, bunlardan biriydi.

1687 yılında Taht’a çıkan Süleyman II de, 40 yıl yaşamını kafes içinde geçirmiş Osmanlı’nın ilk yatalak padişahı olmuştu.
Ancak 4 yıl dayanabilmiş, 22 Haziran 1691 günü Edirne’de ölmüş ve cesedi buza sarılarak İstanbul’a getirilmişti.

Ne gariptir ki, 7 yıl kafeste kaldıktan sonra 1695 yılında padişah olan Mustafa II; 22 Ağustos 1703 tarihinde Taht’tan indirilerek yeniden kafese konuldu, 4 ay sonra da yaşamını yitirdi.

1703 tarihinde padişah olan ve Lale Devri’nin çılgınlığını yaşayan Ahmet III de, 1 Ekim 1730 günü taht’tan indirilerek kafese kondu.

Dahası, dinin yasakladığı içkilere alışkanlık içinde yaşamını yitiren devlet adamlarına da rastlamak olanak dışıdır, Osmanlı dışında.

İçkiyi yasaklayan Murat IV, alkolik olduğu için 28 yaşında yaşamını yitirmişti.

Padişah Beyazıt, kardeşi Sultan Cem’i yeşil bayrak altında yenilgiye uğratırken kendisi şarap düşkünü idi.

Bir toplantıda, Gedik Ahmet Paşa’nın da şarap içmesini ısrarla istemiş ve ikisi de sarhoş olmuştu.

Şölen bitmek üzereyken başarılı komutanlara cübbe dağıtıldı ve Gedik Paşa’nın kaftanı siyahtı.
Bu, onun ölümüne karar verildiği anlamına geliyordu.

İçeriye alınan çavuşlar Gedik Paşa’yı çırılçıplak soydular ve dövmeye başladılar.

Bırakınız bunun Türk’ün ahlakına yakışmamasını, İslam’ın hangi ayetine yakışıyor?”
Sadece “Muhteşem Yüzyıl”ı izlemek, bu kan gölü üstüne kurulu saltanatı tanımaya yeter artar bile…
Bu tür bir kan gölü üstünde taht kurup saltanat sürenlere “ecdadımdır” diyemiyorum ben; “ecdadımız” deyip övünenlere de acıyorum…

 

Fehmi SALIK
31 Mayıs 2013, Cuma, 2:39 | Genel, Kültür Sanat | 395 Okunma | 2 yorum
Anahtar Kelimeler:

YORUM YAZ


Current ye@r *


beş − = dört

3 Haziran 2013 Pazartesi, 10:48
Fehmi SALIK

Yazımı ve resmimi bu güzel insanların arasında görmek, sevincimi çoğaltmıştır. Duyarlılığınız için teşekkürler.
Fehmi SALIK

3 Haziran 2013 Pazartesi, 12:28
Editör

Sayın Fehmi Hocam,
Yazınızın girişinde de belirttiğiniz gibi, içimizde olupta küçük adam olan ayak takımına yaltaklık yapan ve takkiyeci hurafelerin elini, eteğini öpen omurgasız aramızda olacağına, sizler gibi bükülmez koca çınar Türkmen Kızılbaşın aramızda her zaman yeri olacaktır.
Saygılar, hürmetler.